TOPLUMSAL BİR HASTALIK: HURAFE VE SİHİR

Bilal Ünsal

İnsan, aciz olarak yaratılmış bir varlıktır. Bu acizliğinin farkında olan insan, bitmek tükenmek bilmeyen ihtiyaçlarını karşılayabilmek için güçlü gördüğü veya kendisine böyle olduğu düşündürülen şeylerden yardım istemiş, onlardan medet ummuştur. Bu konuda bazı insanlar doğru yolu bulmuş, ihtiyaç ve sıkıntılarını halledebilecek yegâne makam ve merci olan Allah’tan medet ummuştur. Bir kısmı ise bu doğru yolu bulamamış yanlış yerlere müracaat etmiş ve yanlış makamlarda derdine çareler aramıştır. Bunların neticesi olarak da hurafeler, çeşitli sihir, büyü ve inanışlar ortaya çıkmıştır ve tarih boyunca pek çok toplumda da varlığını devam ettirmiştir.

Ayrıca insan, yaratılışı gereği inanmaya ve telkine müsait ve eğitilebilen bir varlıktır. Bu sebeple diğer insanlardan ve olaylardan çok çabuk etkilenen insan, çeşitli yanlış inanış ve uygulamalarla da kolayca buluşabilmektedir. Bu sebeplere bir de inanç zayıflığını, dini bilmemeyi ve yaşamamayı eklediğimiz zaman toplumun içine, adına “Hurafe”, “Sihir-Büyü” dediğimiz pek çok yanlış inanış ve uygulama bir hastalık olarak yerleşmektedir. Evet, iman zayıfladıkça, Allah’a olan güven ve itimat azaldıkça acizliği ortadan kaldırma ve ihtiyaçları karşılama adına bu yanlışlıklara meyiller çoğalmıştır. Bunlara niçin hastalık dediğimizi ve bunların neler olduğunu aşağıda konuyu işledikçe daha iyi anlayacaksınız.

Bunlar toplumsal bir hastalıktır çünkü dinimizde yeri yoktur. Hatta hemen hemen hepsi yasaklanmıştır. Ayrıca akıl sahibi herkesin de kabul edeceği gibi bunlar faydasız şeylerdir. Bu yanlış inanış ve uygulamaları toplumda iki şekilde görmek mümkündür. 1-Uğurlu-Uğursuz inanışı, 2-Bazı şeylerden fayda ve menfaat umma. Bunlardan birincisini hurafe, ikincisini ise sihir-büyü ve muskacılık diye tarif etmekte mümkündür.

İnsanlar arasında görülen, fakat İslâm’ın esas talimatıyla bağdaşmayan bu yanlış uygulamalar, Müslümanlara eski Mısır, Babil, Hint, Acem, Fenike, İran, Roma ve Helenler gibi kavim ve toplumlardan intikal etmiştir. Bazı batıl inanışlar da Yahudi, Hıristiyan ve Şamanlardan geçmiştir. Meselâ: İslâm’da cami duvarına, kabir taşına, mezar taşına, mum yakma diye bir kural yoktur. Bu adet, Müslümanlara Mecûsîlerden, Hıristiyanlardan ve Fenikelilerden intikal etmiş bir âdettir. Aslında Fenikeliler Sur şehrinin hâmisi, servet, ticaret ve denizciliğin ilâhı olarak inandıkları Melkâres’in heykeli önünde sürekli kandil yakarlardı. Hıristiyanlıktan önceki Helenler ve Romalıların da mezarlarında ve mezar taşları üzerinde meşaleler yaktıkları bilinmektedir. Yine “Sihir ve reml, bakla dökmek, fala bakmak...” gibi hurafeler de Müslümanlara Mısır ve Asurlulardan geçmiştir.

Romalılar, kuşların uçuşundan, ötüşünden birtakım hükümler çıkarırlardı. Bugün uğursuz saydığımız baykuş Romalılar tarafından aynı şekilde kabul olunurdu. Bir Romalı, baykuşun ötmesini bir felaket başlangıcı olarak telâkki ederdi.

Çaput bağlama hurafesi, Kuzey ve Orta Asya uluslarının eski dinleri olan Şamanizm’e mahsus önemli unsurlardan biridir. İslâm öncesi eski Türkler, bazı su kaynaklarını, pınarları, ulu dağları ve ağaçları “kutlu” kabul ederlerdi. İşte Türkler Müslüman olduktan sonra da bu âdetlerini büsbütün bırakmamışlardır. Evliya saydıkları ulu kişilerin türbelerine, orada biten ağaçlara, ya da o yörede bulunan bazı kayalara çaput bağlamak suretiyle eski adetlerini Müslümanlaştırmak istemişlerdir. Hâlâ kutsal ağaç ve kutsal sular olarak kabul edilen bazı yerlere, Anadolu’nun çeşitli bölgelerinde rastlanmaktadır. Bazı camilerdeki Şadırvanlara, para atma âdeti de bu inançtan kaynaklanmaktadır. Kutsal ağaç ve kutsal sular olarak kabul edilen bu yerler, daha çok kısır ve çocuğu hasta olan kadınlar tarafından ziyaret edilmektedir. Maalesef birçok kadın, bu yerlere gidip duâ ederek ağaca çaputunu, suya parasını atarsa, hamile kalacağına inandırılmaktadır. Bazıları da böyle ağaçlara çaput bağlarsa, birtakım hastalıklardan kurtulacağına ümit beslemektedir.

Kabirlere gidip duâ etme ve kurban kesme âdeti İslâm’dan önceki kavimlerin müşrik adetlerindendir. İslâm Dîni kabirler üzerine kurban kesmeyi yasaklamıştır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadislerinde: “Kabirler üzerine kurban kesmek İslamiyet’te yoktur” buyurmuşlardır. Üstelik kurban olmayacak hayvanların da kurban edilmesi bu işin yanlışlığını göstermesi ve yanlışın geldiği boyutu göstermesi açısından önemlidir.

Kimisi duâ yapmak için türbelere, yatırlara koşuşturuyor. Kimisi de mezarlara elini yüzünü sürmekte, türbelerin eşik ve pencerelerini öpmektedir. Adeta bir çeşit tapınma hareketleri yapmaktadırlar. Şu bir gerçektir ki, duâ etmek için kabir başına, yatır taşına gitmeye gerek yoktur. Zira kabirde yatan mevtâlar insanların dileklerini yerine getiremezler. Duâ eden kişi ile Allah arasında vasıta olamazlar. Çünkü İslâm’da Allah’a sığınmak, O’na duâ etmek için bir aracıya ihtiyaç yoktur. Kul, vasıtasız Allah’a iltica eder. Bu itibarla bir kimse, “Falan yatıra gittim ona duâ ettim o mübarek zatın himmetiyle duâm kabul oldu” derse bu caiz değildir.

Şurası unutulmamalıdır ki kabirler; ölümü düşünmek, ahireti hatırlamak ve insan hangi mevkide olursa olsun bir gün gelip mezarda yatan gibi toprak olacağını görmek ve ibret almak için ziyaret edilir.

Bunlardan başka toplum içinde kabul görmüş yaygın bir şekilde inanılan bazı hurafeler de şunlardır: Bazı yörelerimizde; Ay ve Güneşin şeytanlar tarafından tutulduğuna inanılmaktadır. Bu nedenle tutulma olayı başlayınca teneke ve davul çalınmakta, bazı yerlerde de silah atılmaktadır. Ay ve Güneş tutulması ne şeytanın karartması, ne de dananın onu denize atması ile ilgilidir. Ay ve Güneş tutulması, Ay ve Dünyanın güneş etrafındaki hareketlerine bağlı bir oluş biçimidir. Günümüzün astronomi bilginleri için, ay ve güneşin hangi tarihte tutulacağım, tutulma olayının kaç dakika süreceğini ve yeryüzünün nerelerinden görünebileceğini önceden hesap etmek artık bir oyuncak haline gelmiştir. Buna rağmen bu astronomi olayını idrak edemeyenler hâlâ bulunmaktadır.

Akşam ve yatsı ezanları okunurken köpek ulursa o civarda biri ölür. Gece vakitsiz horoz öterse savaş çıkar. Tavşan, tilki ve kara kedi yolu keserse, uğursuzluk gelir. Bir yere giderken yılan görülürse, uğura işarettir. Karakarga kimin evinde öterse, o haneden cenaze çıkar. Ala karga kimin evinde öterse o eve müjde gelir. Kurbağalar sesini yükseltirse yağmur yağar. Hâlbuki İslâm inancında herhangi bir nesnede veya canlıda uğur ve uğursuzluk kabul etmek doğru değildir. Nitekim Ebu Hüreyre’den rivayet edilen bir hadiste Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurmuştur. “Baykuş ötmesinde şer (kötülük) yoktur. Herhangi bir şeyde uğursuzluk da yoktur” (Sahih-i Müslim ve Tercemesi, c. 7, s. 87)

Salı günü işe başlanırsa bitmez sallanır. Salı günü yeni elbise giyilirse yanar. Çarşamba gecesi işe başlanırsa, “Çarşamba karısını” kızdırır ve o eve kötülüğü dokunur. Çarşamba günü süt içmek, ev satın almak iyi değildir. Perşembe çamaşır yıkanırsa zengin olunur. Cuma akşamı ve cuma günü ev temizlemek günahtır. Cumartesi günü çamaşır yıkamak uğursuzluk getirir. Pazar günü çalışmak uğursuzluktur. Arefe günü dikiş dikmek günahtır. Arefe günü dikiş diken kadının ölmüş çocuğu varsa onun derilerini diker vs. Dikkat edilirse hemen haftanın bütün günleri ya belâya, ya da günaha sebep gösterilmiştir. Sanki Müslümanın çalışması suç kabul edilmiştir. Bu inanç, hem Dînî hem de millî kalkınmaya ihanettir.  Unutulmamalı ki Peygamberimizin en hoşlanmadığı hallerden biri tembelliktir, İslâm Dîni tembelliği değil, çalışmayı tavsiye etmiştir. Çalışmayı ibadet derecesine yükseltmiştir. Peygamberimiz (s.a.v.): “İki günü eşit olan zarardadır” buyurur.

Gece ev süpürülürse fakirlik gelir, Cuma akşamı ev süpürmek kıtlık getirir, Cuma akşamı ev süpürülürse meleklerin kanadı kırılır, Cuma günü ev süpürmek günahtır, Misafirin ardından ev süpürmek iyi değildir, Zifaf gecesi gelin ve damat sabunla yıkanırsa, sabun acı olduğundan aralarına acı ve ayrılık girer. Ev süpürülürken süpürge birine dokunursa uyuz olur. Süpürgeye tükürülürse hastalık bulaşmaz, Güneş battıktan sonra ev süpürülmez, uğursuzluk gelir, Gece tırnak kesilirse ömür kısalır ve daha bir sürü saçma sapan yanlış inanış. Sanki temizlik yapmak bir günah gibi insanları kandırmışlar. Hâlbuki Peygamberimiz: “İslâm temizlik üzere kurulmuştur” buyurmuştur. “Temizliği imanın yarısıdır” diye söylemiştir. Bunun içindir ki, Müslüman dedelerimiz vardıkları egemen oldukları hemen her yerde, öncelikle bilim merkezleri olarak “Medreseleri”, sağlık kurumları olarak “Darüşşifaları” ve temizlik için de “Hamamları” inşa etmişlerdir.

Bunlardan başka toplumumuzun içine yerleşmiş, cenazelerle, hastalıklarla, kadınlarla, çocuklarla, evlilikle, gurbete-askere gidenlerle, bazı eşyalarla vb. şeylerle alakalı o kadar çok hurafe ve inanış vardır ki insan eğer bunlara inanırsa mutlu ve rahat bir hayat yaşaması nerede ise imkânsızdır.   

Muska ve tılsımların menşe-i putperestliğin en ilkel şekli olan “FETİŞ”tir. Bu inançta olanlar bazı nesnelerde uğur veya uğursuzluk bulunduğuna inanırlardı. Kişi, uğurlu saydığı nesneyi boynuna asar veya yanında taşırdı. Bu nesne bir bitki, kurt dişi, ayı tırnağı, leylek kemiği, kartal tırnağı olduğu gibi, bazen kurumuş bir böcek hatta bazı taş parçaları v.b. olabilirdi. Daha sonraki dönemlerde kâğıt parçaları üzerine yazılmış dinî formüller veya acayip işaretlerle çizilmiş muska ve tılsımlar fetişlerin yerini aldı. Muska ve tılsımların en eski şeklinin Mısır’da bulunduğu rivayet edilir. Eski Romalılarda hastalıklardan ve zehirlenmeden korunmak için acayip işaretlerle yazılmış veya çizilmiş muska tılsımları kullanmışlardır.

Günümüzde muska, tılsım ve sihir yapma işleriyle uğraşan bazı inanç sömürücüsü kişilerin ellerinde bulunan kitaplar, eski Babil, Asur, Mısır müşriklerinin, eski Budist ve Şamanist Türklerin kullandıkları kitaplardan yararlanılarak yazılmıştır. Bu kitaplara inandırıcılığı kuvvetlendirmek için Ku’an-ı Kerim’den ayetler, Esma-i Hüsna ve bazı duâlar da ilave edilmiştir. Bu tür kitaplarda yazılan muska ve efsunlar incelendiğinde görülüyor ki, birçoğunda bazı ayet ve duâlarla beraber, hiç bir dile benzemeyen kelimeler de bulunmaktadır. Hatta bazı muskaların içindeki yazıların hiçbir anlamı da yoktur. Cahil halkı kandırmak için muskacının karalamalarından ibarettir. Öyle ki bu durum mizah konusu bile yapılmış ve bazı muskacıların bu kâğıtlarda alacak verecek hesabı yaptıkları ve onu katlayıp insanlara verdikleri bile söylenmektedir.

Bu inanç ve korkunun cahil halk arasında bugün bile tesirini sürdürdüğünü görüyoruz. Bazı okuma-yazma bilmeyen cahil kimseler, herhangi bir muskayı alıp atmak, ya da o kâğıdı yırtmak istediğiniz zaman, “aman çarpılırsın” diyerek size muskalarını vermek veya açtırmak istemediklerini müşahede edebilirsiniz.

Her şeye bir dayanak, bir gerekçe arayan insanoğlu, kendi görüşünü kuvvetlendirmek için bazen kutsal değerleri bile istismar edebilmiştir. Nitekim muskacılardan çoğu Ku’an-ı Kerim’deki İsrâ sûresi’nin 82. âyetini muska yazmaya delil olarak göstermişlerdir. “Biz Kur’an’dan inananlara rahmet ve şifa olan şeyler indiriyoruz. O, zâlimlerin ise sadece kaybını artırır.” Hâlbuki burada ne muska nede tılsımdan bahsedilmemekte, aksine Ku’an hükümlerinin, yanlış yolda olanlara ve kötü huy sahiplerine gerçeği görme ve doğruyu bulma yolunda şifa ve rahmet olduğu, zalimler için ise, bir helak sebebi olabileceği ifade edilmektedir. Ku’an-ı Kerim, muska yazmak, büyü yapmak için değil, “İnsanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden ayırmanın açık delilleri olarak” (Bakara 184) gönderilmiştir.

Sihir-büyü kelime olarak; şaşırtıcı etki, değiştirme, hüner, hile, gözbağcılık, aldatma, batıl bir şeyi hak diye göstermeye çalışma anlamlarına gelmektedir. Deyim olarak ise sihir: İnsana yönelik olarak tabiatüstü gizli güçlerin yardımı ve aracılığıyla belli bir maksadı gerçekleştirmek ve belli bir gayeye ulaşmak için uygulanan ve etkili olduğu kabul edilen eylem; bir şeyin veya olayın gerçek hüviyetinden uzak olarak başka bir halinin gösterilmesi olarak tanımlanmaktadır.

Günümüzde pek çok insan, özellikle hanımlar sihirden-büyüden ziyadesiyle korkmaktadırlar. Büyücüler bu korkudan istifade etmesini bilerek bir sürü iğrenç ve gülünç safsatalar uydurmuşlardır. Bunlara da “Sihir bozucu Efsunlar” adını vermişlerdir. Kendisine sihir yapıldığına inananlar bu işlerle uğraşan “Cinci” hocalara(!) giderek kucak dolusu paralar ödemektedirler. Oysa bu safsataların İslâmî hiçbir dayanağı yoktur. Ancak ne hazindir ki halkımızdan pek çok insan bunlara kanmakta ve inanmaktadır. Eski tarihlerde bu işlerle kâhinler ve büyücüler bu işlerle uğraşırlar, menfaat temin etmek için de bunların doğruluğunu savunurlardı. Şimdilerde ise bunu muskacılar, medyumlar vb. kişiler yapmaktadırlar. 

İslâm Dîni, sihrin varlığını inkâr etmemiş: fakat tevhid inancına zarar verdiği, kontrolü mümkün olmadığı ve genellikle kötüye kullanıldığı için yasaklanmıştır. Kur’an-ı Kerim’de “Sihirbazın felah bulmayacağı” (Taha 69) buyrulmuştur. Bunun içindir ki İslâm, bu işle uğraşanlara en şiddetli cezanın uygulanmasını uygun görmüştür. Nitekim sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuşlardır: “Ebu Hureyre rivayet ediyor: Bir gün Peygamberimiz (s.a.v.):

— Siz, (fertlerin ve milletlerin mahvına sebep olan) helak edici yedi günahtan sakınınız buyurmuştu. Ashab-ı Kiram:

—Ya Rasulallah, bunlar hangileridir?" diye sordular. Peygamber (s.a.v.):

-Allah ‘a ortak koşmak, Sihir (büyü)yapmak, Haksız yere bir kimseyi öldürmek, Faiz yemek, Yetim malı yemek, Düşman ile savaşırken savaş alanından kaçmak, Evli ve hiçbir şeyden haberi olmayan namuslu bir kadına zina isnat ve iftirasında bulunmak” (Riyazü’s-Salihin, c. 3, Hadis no. 1645).

Bir başka hadis-i şerifte ise: “Kim bir düğüm bağlar da sonra ona üflerse sihir yapmış olur. Sihir yapan da şirke (Allah’a ortak koşmaya) gitmiştir” (El-Feth’ül-Kebir, c. 3, s. 212). Hz. Ayşe (r.a.), Peygamberimizin şöyle dediğini rivayet ediyor: “Melekler anâne yani bulutlara inerler de gökten geleceğe dair vaki olacak bazı şeyleri aralarında konuşurlarken şeytanlar, meleklerden bir haber kapıp, işittiklerini kâhinlere -büyücülere- gizlice ulaştırırlar. Bu havadislerle beraber kendiliklerinden de yüzlerce yalan uydururlar”(Riyazü’s-Salihin, c. 3, s. 218.).

Allah’a sığınıp onun koruması altına girdikten sonra hiç bir sihirbazın sihri etkili olamaz. Çünkü Ku’an-ı Kerim’de: “Sihirbazlar Allah’ın izni olmadıkça onunla hiçbir kimseye zarar verici değillerdir” (Bakara 102) ve “Sihirbazlar umduklarına eremezler” (Yunus 77) buyrulmaktadır. İmanı tam bir Müslüman Cenab-ı Hakk’ın azametine, kudretine sığınarak O’nun İlâhî kelâmındaki Fatiha, İhlâs, Muavezeteyn (Felak ve Nâs) gibi sûrelerini, Âyetel Kürsî gibi ayetlerini sık sık okuyarak ona iltica eder, O’na sığınırsa o kişiyi Yüce Allah korur. İhlâsı tam olan Müslümana sihir etki edemez.

Çünkü sevgili Peygamberimiz de bizzat bu şekilde davranırdı. Hz. Ayşe (r.a)’den rivayet edilmiştir: “Peygamber (s.a.v.), her gece yatağına geldiği zaman iki elini birleştirerek avucunun içine; İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini okuyup ellerine üflerdi. Sonra iki eliyle vücûdundan elinin yetiştiği yerleri sıvazlardı. Elleri ile başını, yüzünü, vücûdunun ön kısmını mesh etmeğe başlardı. (Sonra vücûdunun arka tarafını mesh ederdi). Ve böyle okuyup üfleyerek vücûdunu mesh etmeği üç defa tekrarlardı” (Müslim). Ku’an-ı Kerim de bu sığındırıcı 3 sûre ile son bulmuştur. Bunlar, bütün insanlığa ihsan edilmiş en güzel, en veciz ve en yüce anlamlı sığınma ve korunma duâlarıdır.

Bu işin en üzücü tarafı ise bunu yapanların kendilerini Hoca(!) olarak lanse etmeleridir. Oysa İslâm’da “Hoca” dînin hükümlerini bilen, bilgisiyle amel eden, örnek ve önder bir şahsiyettir. İslâm’ın yasak kıldığı işleri yapan ve bu tür davranışlara cevaz veren insan, hoca olamaz. Böyleleri ancak fasık ve münafık olur.

Bununla birlikte Dînin bazı ilke ve kavramlarının sadece iman etmeyi gerektiren, soyut kavramlar olması sebebiyle bir kısım hadise ve varlıkların müşahhas hale getirilememesi ve sadece gayba iman ederek meselenin çözülebilmesi (Ruh, Melek, Cin ve Şeytan vs.), sihir ve büyü gibi işlerin de gizemli ve gizli bir kısım eşya ve hadiselerden oluşması yani bu işlerinde müşahhas olmaması sebebiyle, biraz da bu işten nemalananlar sayesinde ikisi arasın da (din ve sihir-büyü) halk tarafında bir bağ kurulmuştur. Böylece bu işi yapanlar da çok eskilerden beri din adamları ile beraber anıldı ve düşünüldü.

Bunlardan başka halkımız arasında “göz değmesi, göze gelme” diye adlandırılan bir “Nazar” inancı vardır. Nazar isabet eden kimsenin kendisine, malına veya eşyasına bir zarar geleceğine inanılır. Bu nedenle nazarın isabetinden ve etkisinden korunmak üzere bazı tedbirlere başvurulmaktadır. Bunlar korunma ve kurtulma tedbirleri olmak üzere iki kısma ayrılır. Korunma tedbirleri olarak çocuklara, at, dana, inek, vb. hayvanlara, ev, dükkân, otomobil gibi eşyaya; nazar boncuğu, at nalı, üzerlik otundan yapılan kolyeler takılmakta bazı yörelerimizde de özellikle çocuklara kurt, ayı, kartal, leylek gibi hayvanların diş, tırnak ve kemiklerinden yapılan nazarlıklar takılmaktadır. Böylece nazarın isabetinden korunulacağına inanılmaktadır. Ayrıca nazar muskalarının da kullanıldığı görülmektedir. Nazar isabetinden kurtulmak için ise, kurşun veya mum döktürülmekte, nefesi keskin hocalara (!) okutulmaktadır. Bazı yörelerimizde de “tuz çatılmakta”, “un yakılmakta”, “üzerlik otu” yakılarak dumanı ile tütsülenilmektedir.

Rasûlüllah (s.a.v.)’in nazar değmesine karşı, Âyetel Kürsî ile ihlâs, Felak ve Nas sûrelerini okuduğu ashabına da bunları okumalarını tavsiye buyurduğu (Tecrid-i sarih tercemesi, 12/90, Hadis No: 3508) buyurmuştur. İslâm âlimleri, insanlara nazarın etkisinden korunmak veya nazar isabet etmiş ise kurtulmak için Kalem sûresinin 51. ve 52. âyetlerinin okunmasını da tavsiye etmişlerdir.

Yaygın olan hurafelerden biri de fala bakmak âdetidir. Fal hurafesi ile okumuşu da cahili de meşgul olmaktadır. Bazı kimseler de: “Fala inanmıyoruz amma eğlence olsun diye açtırıyoruz” derler. Bu düşünce doğru değildir. İslâm Dînine göre hangi şekilde olursa olsun, fal baktırmak ve falcıların söylediklerine inanmak yasaktır. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyurulur:

“Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar, fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir. Bunlardan uzak durun ki felaha erişesiniz” (Maide 90). Ayrıca gaybı Allah’tan başka kimse bilemez. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de: “Göklerde ve yerde gaybı Allah‘tan başka bilen yoktur” (Neml 65) buyrulmuştur. Rasûlüllah (s.a.v.) Efendimiz de: “Kâhin ve falcıya (yani gaipten haber veren kişiye) inanan kimsenin 40 gün namazı kabul olmaz”, “Ona inanan kişi, bana indirileni (kitap ve vahyi) inkâr etmiş olur” buyurmuştur. Bu itibarla yıldızname ve benzeri fal kitaplarına itibar edilmesi ve bu tür şeylere inanılması caiz değildir."

Konuya ilişkin olarak yine Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle söylemiştir: “Kuşun ötmesinden, uçmasından uğursuzluk kabul etmek, ufak taşlar (nohut, bakla, fasulye, kahve telvesi vs.) ile fal açmak, kum üzerine hatlar çizmek, bunlardan geleceğe dair hükümler çıkarmak Sihir ve Kehânet nevindendir” (Riyazü’s-Salihin, c. 3, Hadis No: 1702).

Sonuç olarak yukarda anlattığımız bütün yanlış inanış ve uygulamaların temelinde din eğitimindeki eksikliklerimiz yatmaktadır. Halkımızın kolay yollardan sonuca ulaşma isteği ve bu işlerden çıkar elde eden kişilerin konuyu canlı tutma çabaları bu hastalığın yaygın bir şekilde yaygınlaşmasını sağlamaktadır. Bu zararlı inanış ve uygulamalardan kurtulmak için öncelikle toplum doğru bilgilerle bilinçlendirilmelidir. Bu işlerin hiçbir olumlu veya olumsuz netice vermediği, üstelik Dînen ne kadar yanlış olduğu halka güzelce anlatılmalıdır.  

 

 

FAYDALANILAN KAYNAKLAR:

 

ERDİL Kemalettin, Yaşayan Hurafeler, Ankara 1988

GÜNALTAY Şemsettin, Hurufattan Hakikate, İstanbul, 1332

İNAN Abdulkadir, Hurafeler ve Menşe’leri, DİB Yayınları, Ankara, 1962

KUR’AN-I KERİM VE AÇIKLAMALI MEALİ, Türkiye Diyanet Vakfı,  Ankara, 2002

NEVEVÎ Muhyiddin, Riyazü’s-Salihîn ve tercemesi, DİB Yayınları, Ankara, 1972

SAHİH-Î BUHÂRÎ MUHTASARI TECRİDİ SARİH TERCEMESİ VE ŞERHİ, DİB Yayınları, Ankara, 1982

ŞAMİL İSLÂM ANSİKLOPEDİSİ, Şamil Yayınevi, İstanbul, 2000

YILDIRIM Suat, Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Feza Gazetecilik, İstanbul, 1998

YÜCE Abdulhakim, Dinde Yabancılaşma ve Yozlaşma, Feza Gazetecilik, İstanbul, 2001

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !