YAZI, DİL VE DİN İLİŞKİSİ

Bilal Ünsal

Tarih boyunca toplumları derinden etkileyen en büyük güçlerden birisi Entelektüel güçtür. Zaman içinde bu güç, güçler arasındaki sıralamada bazen en ön sıraya çıkmış bazen de 3. 4. Sıraya inmiştir. Fakat hangi sırada olursa olsun her zaman toplumların şekillenmesinde çok ciddi rol oynamıştır. Bu gücün farkına varanlar, duygularını, düşüncelerini, ideolojilerini hedef kitleye kabul ettirmek için yazıyı ve dili çok iyi kullanmasını bilmişlerdir. Çünkü bu gücün en büyük ve en etkili silahı bunlardır. Çünkü yazmak ebedî konuşmaktır. Yaşadığımız çağda ise teknolojinin ve iletişim araçlarının da gelişmesiyle, özellikle internetin yaygınlaşmasıyla yazının ve dilin önemi zirveye çıkmıştır. Belki de bu silahların tesir gücünün, tarihteki en yüksek olduğu zamanları yaşıyoruz.      

Dil, bir konuşma ve düşünme vasıtası olmanın yanında, geçmişteki zenginlikleri günümüze, bugünkü birikim ve yeni terkiplerimizi geleceğe intikal ettirmede önemli bir köprü vazifesi görmektedir. Bir toplum, dilde, düşüncede ne kadar zengin ise, o kadar güçlü kabul edilir.

Ayrıca dil, insanın eşya ve hâdiselere bakış açısını belirleyen önemli bir unsurdur. Bir milletin dili, onun kültürüne ve değer ölçülerine bekçilik yapacak kadar güçlü değilse, o milleti teşkil eden fertlerin başka kültürlerin işgaline uğramaları ve zamanla da özlerini yitirip tamamıyla başka topluluklara benzemeleri kaçınılmaz olur. Dolayısıyla, özümüzü muhafaza etmemizin ve kendimiz olarak kalmamızın şartlarından biri dilimizi kendine has özellikleriyle öğrenmemiz, onu düzgün kullanmamız ve korumamızdır.

Dil kurslarında hocaların söylediği ilk kurallardan birisi hangi dil öğreniliyorsa o dilin sahibi insanlar gibi düşünmeye çalışmak, onların mantığını kavramaya çalışmak ve onlar gibi hayal etmeye çalışmaktır. Bu çok masum gibi görülebilir. Fakat çok tehlikeli bir adımdır. Çünkü onlar gibi düşünmeye onlar gibi hayal etmeye başlayan insanlar onların kültürlerini yavaş yavaş benimsemeye ve onlar gibi olmaya hatta onların cümle yapısında kendi dilini konuşmaya dahi başlarlar. Meselâ pek çok yazarda şöyle bir dil hatasını görmek mümkündür: “düzenli bir ordu” demesi gerekirken “bir düzenli ordu”.

Elbette insanlar başka diller öğrenmesin gibi bir iddiamız yoktur ve olamaz, aksine şahsî kanaatim bir Müslüman muhakkak birkaç tane dil bilmelidir. Zira Dînini anlatmak her Müslüman’ın en önemli vazifelerinden birisidir. Başka dilleri bilmezse başka insanlara nasıl Dînini anlatacaktır. Fakat büyüklerimiz “Kem aletle kemâlât olmaz” demişlerdir. Yanlışın üzerine doğru bina edilmez. Daha güzel ve kolay usuller belirlenmeli ve insanlar kendi dil ve düşünce mantığını kaybetmek zorunda bırakılmamalıdır.   

Bir başka husus, dilde yapılan sadeleştirme ve gûya dili yabancı kelimelerden arındırma çabalarıdır. Elbette bu düşünceyi destekleyen hatalar da yapılmıştır. Bazı kimseler farklı olma, az bilinen veya çoğu insanların bilmediği bir sözü söyleme, başarılı ve bilgili görünme gibi düşüncelerle, hiç gereği olmadığı ve pek münasebetsiz kaçtığı halde, başka dillerden alınan kelimeleri kullanmaktadırlar.  Aslında, böyle bir davranışı “lüks arayışı”, “fantezi” ve “kompleks” sözleriyle de tarif edilebilir. Onlar açısından belki de çok önem arz etmeyen bu durum dil açısından vahim neticeler doğurmaktadır. Haklı olarak bazıları da çıkıp dilin sadeleştirilmesini ve yabancı kelimelerden arındırılmasını istemektedirler.

Haddizatında, bizim dilimiz derinlik ve enginliğinin yanında oldukça sade ve anlaşılır bir dildir. Belli bir dönemde belki saray çevresinde ve aydın kimseler arasında ağdalı bir üslûp kullanılmıştır ama bizim dilimiz asırlarca halkın yüzde doksan dokuzu tarafından anlaşılan, rahatlıkla konuşulan bir dil olagelmiştir. Hem Anadolu’da hem de Orta Asya’da hemen herkes Yunus Emre’yi anladığı gibi Fuzuli’yi de anlayabilmiş; hele halk şairleri şiirlerini herkesin bildiği sade bir ifade tarzıyla seslendirmişlerdir. Hatta o devirlerde din-diyanet adına yazılan kitaplar da çok sadedir. Evet, milletimiz, asırlar boyunca kendi dilini severek kullanmış, her gün onu biraz daha geliştirip genişletmiş ve kitlelerin zevkle okuyup dinleyecekleri, merakla ona yönelecekleri bir lisan hâline getirmiştir.

Fakat günümüzde bence pek de masum olmayan bir düşünce ile dilin sadeleştirilmesi çabaları mevcuttur. Böylece dil sadeleştiriliyor diye insanlar, asırlardır kullandıkları Türkçeye mal olmuş, toplumun anlayış ve düşünce dünyasını zenginleştiren, en önemlisi de dilden daha önemli olan Dînini anladığı ve anlattığı bir sürü kelimeyi, terimi ve terkibi terk etmek zorunda bırakılmıştır. Nihayet insanlar asırlarca oluşturulmuş dünya kadar ilmî, Dînî ve millî kaynağa yabancı, onları anlayamayan hatta anlayamadığı için de bu eserlerin ifade ettiği değer ve kıymetlere de uzak, hatta belki de bu işlere ters bir hale getirilmiştir.     

Cemil Meriç, Cevdet Paşa’nın “Kısâs’ul-Enbiyâ” isimli eserinin sadeleştirilmesiyle alâkalı olarak, “Cevdet Paşa bir dil üstadı idi, onun kitabını sadeleştirmek suretiyle derisini yüzdü ve eseri berbat ettiler.” demiştir. Bu sebeple Dînî kaynaklar içerisinde önemli bir yeri olan bu eser yeni haliyle eski tesir ve istifadeyi sağlayamamaktadır. Yine bir Türkçe üstadı olan Elmalılı Hamdi Yazır’ın tefsirini bile anlamaktan aciz hale geldik. Hâlbuki bu eser Türkçe olarak Latin harfleri ile yazılmış ilk tefsirdi. Dilimizin geldiği noktayı anlama adına bu iki örnek yeterlidir sanırım. Böylece Yabancı kelimeleri atma (kastedilen Dînî referanslı olan eski diye tarif edilen kelimelerdir) ve dili sadeleştirme bahaneleriyle onu bütün bütün bozmuş ve neslimizi kültürümüzün temel kaynaklarından uzaklaştırmışlardır.

Bunlardan da anlaşılacağı üzere dilin bozulması toplumun Dinden uzaklaşmasında da etkin rol oynamıştır. Yukarda ifade ettiğimiz gibi bu dille insanlar Dînini anlamakta ve anlatmaktadır. Yani bu dil Dîninin dilidir. Dolayısı ile dilin içinde bu işi kolaylaştıran, güzelleştiren bir sürü deyim ve terkipler kullanılmaktadır. Eğer dil sadeleştirilecek diye bu deyim ve terkipler çıkarılırsa Dînin anlatılmasında kullanılan pek çok enstrüman ortadan kaldırılmış olacaktır. Böylece Dînin anlatılmasına sevdirilmesine de bir darbe vurulmuş olacaktır.

Hâlbuki her ilmin, mesleğin ve sanatın kendine bazı kavramları vardır. Herkes işini icra ederken ve anlatırken o kavramları kullanır. Bunların pek çoğu da yabancı ve halkın anlayamayacağı kelimelerdir. Meselâ teknolojik ve tıbbi terimler, sanayide kullanılan bir sürü mekanikle alakalı terimler; İngilizce, Latince vs. orijinal isimleri ile birlikte ifade edilir. Kesinlikle buna karşı değiliz. Çünkü çoğu zaman sizin o kelimenin yerine koyacağınız terimler isimler aslının yerini tutmaz, bu doğrudur. Bu sebeple kimse bu kelimeleri kullanmaktan veya kullanılmasından rahatsız olmaz.  

Dînin de kendi tabir ve tanımları vardır; O da kendini anlatırken kendi kavramlarını kullanır. Bu sebeple Dînî terimlerde de durum yukarıdaki gibi olmalıdır.  Fakat iş Dînî kelime ve terimlere gelince “bunlar muhakkak sadeleştirilmelidir” iddiası her zaman ve yüksek sesle dile getirilmiştir. Hâlbuki hiçbir zaman tercümeler aslının yerini tutmaz ve ortadan kaldırılmaya çalışılan kelimelerin yeri doldurulamamaktadır. Cümleler çok cılız hale gelmekte ve uydurulan yeni kelimeler cümlede soğuk ve yabancı durmaktadır. Önceden bir ifadeyi 2, 3, 4, hatta 5 ayrı kelime ile ifade etmek mümkün iken tek bir kelimeye bağlı kalınıyor. Bu da ifadelerde estetiğin yok olmasına ve manada kısırlığa sebep olmaktadır. Bu sebeple ben bu düşüncenin pek masum bir düşünce olduğuna inanmıyorum. Çünkü neticede Dînî mesajların derinliği ve estetiği bozulacak ve Din yavan bir hale getirilecektir. Bu çok ciddi bir tehlikedir. Bunun arkasından toplumda Dîne karşı olumsuz duygu ve düşünceler gelişmeye başlar. Bunu daha iyi anlamak için şu örnek bize bir fikir verir diye düşünüyorum. Kıbrıs’ta doğup büyümüş, Türkiye’de akademik çalışmalar yapmış birinden dinlemiştim.

Kıbrıs, İngilizlerin eline geçince önce Dînî eğitim veren müesseseler kapatılmış. İslâmı iyi bilen temel kaynaklarından onu halka anlatabilen yeni ilim adamlarının ve Din adamlarının yetiştirilmesi engellenmiş. Mevcut Din adamları ve ilim adamları değişik vesilelerle (Devlette yüksek maaşla başka bir görev, İngiltere’ye götürme vs.) görevlerinden uzaklaştırılmışlar. Bir süre sonra yetişmiş, Dîni iyi bilen, kaynaklara ulaşabilen Din adamı sıkıntısı baş göstermiş. Fakat bu arada Müslümanların Cuma namazına gitmeleri kanunla mecbur tutulmuş. Tabiî ki boşluk bir şekilde doldurulmaya çalışılmış. Dînî konulardan bir parça haberdar veya diğerlerinden daha güzel Kur’an okuyabilen fakat donanımsız ve yetersiz bazı insanlar diğer insanlardan biraz önde olmaları sebebi ile Din adamı olarak öne çıkarılmışlar. Bu arada halkın eğitim seviyesi yükseltilmiş. Dünyayı ve gelişmeleri Din adamlarından daha iyi bilen halk, kanun gereği Cuma namazı için her hafta camiye gittikçe Dînin yavanlığı ve geri kalmışlığı gibi düşüncelerle camiden dönmüşler. Çünkü halkın nazarında Din adamları cahil insanlar ve onların temsil ettiği düşüncelerde çok doğru şeyler olmayabilir düşüncesi oluşturulmaya çalışılmış. Bu düşünce her hafta daha da gelişmiş. Sonunda bu çağda bununla bir yere gidilmez, Din çağın gerisinde kalmıştır dolayısı ile ileriye gitmek için bu işleri terk etmek lazım düşüncesi ortaya kasıtlı olarak çıkarılmıştır.

Görüldüğü gibi bazen iyiymiş gibi bize sunulan şeyler iyi olmayabiliyor ve bunun neticesinin ortaya çıkması zaman alıyor. Eminim oynanan oyunun farkında olmayan Kıbrıs halkı kanunla Cuma namazına gitmek şart koşulunca ne kadar memnun olmuşlardı. Hatta belki bu konuda İngilizleri Osmanlıdan daha insaflı olarak bile düşünmüşlerdi. Bu gün geldiğimiz noktada Kıbrıslıların Dîne olan soğukluğu camilerin boş olması bu konunun neticeleri olarak ortada durmaktadır.        

Netice olarak, eskilerin güzel bir ifadesi vardır: “Kâmus nâmustur”. Yani dil bir milletin nâmusudur. Hele bu dil onların Dîninin dili ise konunun ehemmiyeti daha da artmaktadır. Dilin nâmusunu korumak Dîni korumakla paralellik arz etmektedir. Toplum olarak dilimizi de Dînimizi de korumamız gerekmektedir ki yarın evlatlarımız huzuru İlâhîde bizden şikâyetçi olmasınlar. Bu konuda okuru ile yazarı ile hepimiz mesul durumdayız. 

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !